Sunday, April 02, 2006

isabelle eberhardt

"İçinde yaşadığımız modern toplumda 'evi ya da bilinen bir ikametgahı' olmayan göçebenin, serserinin paryadan farkı yoktur. Bir eve, bir aileye, mülke ya da genel bir işleve sahip olmak varoluşun vazgeçilmez araçları. Bütün bunlar bu toplumsal makinede kayda değer bir dişli olmak demek. Bu tür şeyler insanların büyük bir çoğunluğu için gerekli ve vazgeçilmez gibi görünüyor; hatta kendilerini toplumun en özgür bireyleri olarak gören entelektüeller için bile. Oysa bütün bunlar benim için köleliğin çeşitli formlarından öte bir anlam taşımıyor. Çünkü bizi benzerlerimizle öngörülebilir ve önceden düzenlenmiş bir bağa hapsediyorlar."
Isabelle Eberhardt

Cenevre'de başlayıp Cezayir'de sonlanan sadece 27 yıllık bir hayat. Gayrimeşru bir kız çocuğu... Osmanlı diplomatı Reşit Ahmet Bey'in karısı... Afrika gezgini... Boşanmış bir kadın... Marsilya, Sardunya, Cenova, Paris... Yeniden Cezayir ve bir Cezayirli ile evlilik... Kadiri tarikatına giriş... 'Modern' toplumdan çıkıp Afrika çöllerinde ve vahalarında, Arap erkeği kıyafetleri içinde, sömürgeci Fransızlara karşı tam bir Arap gibi mücadeleyle geçen, bir sel baskınıyla sona eren bir öykü.

"Isabelle Eberhardt'ın asıl işi serserilikti. Serseri olmak için gereken her türlü yoksunluğa sahipti: Parasızdı, babasızdı ve vatansızdı. Asıl etkileyici olan, serseriliği bir kendinden vazgeçiş değil, bir tür 'kendini inşa' biçimi olarak yaşamasıydı. Afrika'daki yolculuğu nereye ait olduğunu kendisi de bilmeyen bir çocuğun kendisine bir ev bulma telaşını taşıyordu. Belki de bu yüzden yaptığı iş cesaretten fazlasını gerektiriyordu. ... Ancak serseri olmak Isabelle'in zamanında olduğundan bile zor. Çünkü artık hiçbir yerde insanı kendi sınırlarını aşmaya ya da sınırın öte yanında varolmayı denemeye ikna edecek kadar gerçek bir çöl yok."

Ruhlarımızdaki bu "arama-kurtarma" çalışmasına karşı duyarlı olmak zor iş. anlamak (ya da anlamaya çalışmak) ama dişlilerden kurtulacak kadar dişli olamamak zor. ikili oynamak bu. bir tür kandırmaca. uygulama ile düşüncenin çatışması. cesaret ile bağlılığın kavgası. hayal ile gerçeğin dalaşı. bırakabildiklerin ile bırakamadıklarının bilançosu: yokkadın!

daha fazlasını okumak isteyenler, başlıktaki link'e tıklasın lütfen.

6 Comments:

Blogger RA said...

Moldavyalı kadınlarımı düşündüm...Her iki evde de olmaya çalışan, her iki evde de farklı türlerden de aidiyetlik ilişkilerine giren kadınlar/bazen hayalet kadınlar mı diye de düşünmüyor değilim...sabahtan beri nasıl anlatsam diye düşündüğüm bir simultane varolma ve/ya aidiyetlik kurma hali...şizofrenik diyorlar bu duruma...Yani biri diğerini dışlamak zorunda olmayabilir...mi?Olmadığı hali yazmayı çalışıyorum...arzu edilenle/olunanı yakınlaştırmak için stratejiler var mı var diyorum ben...

10:49 PM  
Blogger JoA said...

o halde yazdıklarını okumayı çok isterim. çünkü bu beni de doğrudan ilgilendiriyor. yokkadınlık zor iş:))

ama ne kadınmış di mi? adı da güzel: izabelllllll

11:00 PM  
Blogger Zen Kaçığı said...

Jimi Hedrix, Janis Joplin, Jim Morrison"The Doors", Kurt Cobain"Nirvana", ve sen diyorsun ki, İsabelle Eberhardt.....
Nedir bu 27 yaş sendromu mu, hepsi aynı yaşta gitmiş. Üstelik o unutulmaz 69 kuşağı, "Woodstock" un o üç ünlü isminin ilk harflerinin "J" ile başlaması da ayrı bir bilmece. Ya sen Joa neyseki 27 yaşını atlatmışsın, en azından buna sevinelim..
Serserilik biraz bayağılık gibi anılsada, en güzel yaşama biçimidir bana göre, hayatı kavramakla ilgilidir bence, biraz "carpe diem" durumu da var tabi...
Üstelik zaten genel anlamda baktığımızda, sistemin içinde, hepimiz birer Haymatlos değilmiyiz sanki...........

Sevgilerimle..........

8:00 PM  
Blogger JoA said...

hadi bakalım, hoşgeldin:)
27'yi atlattim, evet. ama benim öleceğim yaşta ölmüş en babasından başka isimler de bulabiliriz belki. ben bulamam tabii de kalanlar deneyebilir:) lakin adımı onlarla aynı paragrafta yazman bile fazlasıyla güzeldir. sağolasın.

ah, carpe diem, ilk gençlik yıllarımda karşıma çıkan her vitrinden birilerinin bana fısıldayacağını düşündüğüm söz. her seferinde de kendi kendimi mırıldanırken bulurdum.

sayende yeni bir sözcük daha öğrendim. haymatlos! güzelmiş yahu.
tesekkürler.

8:56 PM  
Blogger ertantra said...

Bende "güzel şarkının kısa mı uzun mu olduğuna bakılmaz"'ı düşündürdü....

Ama yine de güzel ve uzun bir şarkı daha tercih edilesi gibi geliyor...

9:07 AM  
Blogger JoA said...

aslında en doğru yorum bu oldu galiba:)

hepimiz için tercihler ile gerçeğin en azından bir noktada kesişmesini umalım...

9:15 AM  

Post a Comment

<< Home