Sunday, May 14, 2006

asaf

how to speak poetry'ye yazdım ama buradan da paylaşayım.


YOLA ÇIKMADAN ÖNCE KENDİMİZE BAKINDIK
İLKİN YERİMİZDEN YERİMİZİ ARADIK

I
daha fazlası ora değildir
orada dur, tam orada.
bir başka beridir daha ötesi
ilkin yerinde, tam orada,
orada dur, dur'u bul.

daha fazlası o değildir.
dur'u bulunca durma artık.
kalırsın yoksa kendine kul.
kendinsiz kalırsın o içinde.
kendini tamamla, kendine var,
var da, kal'ı bul.

kımıldama, dışına çıkarsın,
dışına çıkarsın, anlayor musun?
daha fazlası bu değildir, durul.
aşmasını bil, kendini kendin içinde.
ötelere götürecek bul'u bul.

II
daha azı bu değildir.
düşünmezsen gerilersin,
dışında kalırsın, anlayor musun?
dur-düşün, orayı-onu-bunu.
anla bulunduğunu, yaşa olduğunu.
durumlarda bil'i bul.

sonra, saf şimdi değildir,
öncedir birazı şimdinin.
ama sana kalık sonranın tadı tuzu.
sendenliği olsun diye gidişinin
şimdi önce gel'i bul.

bir daha azı bura değildir
iki sensiz bura olmaz.
üç o'suz olmaz ora.
dört gelen duranı bilmelidir,
beş giden kalanı,
yoksa, altı, olmaz ora, bura.

III
gitmek hiç o kadar kolay değil.
gelmekten daha zor, anlayor musun?
ora başka bir şeydir uzak.
önce yerinde duruyor musun?
yerinde olmana bak.

olmak hiç o kadar kolay değil
durmaktan çok zor, anlayor musun?
o ikinci bir şeydir, uzak
sen birinci adımı atıyor musun?
bu ol'dur, ötesi mak.

senin işin ilkin dur'dur.
kendi içinde ol'u, gel'i, bil'i bulmak,
anla gel'i, anla gid'i, anlarsın.
bunlar görmek kadar zordur,
bilip durmak, olup varmak.

senin işin dur'a kadar, dur'dan sonra.
sana kadar senden, ora kadar or'dan sonra.
yerinde bir kişi var, görüyor musun?
bütün her şey yer'e kadar, yer'den sonra.
ilkin durup biliyor, sonra bilip duruyor musun?

Özdemir Asaf

Katırsın sen, katır kal:))

Sırtına bindirilen yükten kurtulamazsın... Sen, ömür boyu her acıyı, öfkeyle gölgelenmiş mutlulukların sızısını, yokluğu, varlığın utancını, başkalarının yoksulluğunu, elinden kaçırdıklarını ve ancak düşlerinde sahip olabildiklerini sırtında dolaştırmaya mahkum bir katırsın. Ne atsın, ne eşek, ikisinin karışımı bir yaratıksın. İşte bu biçimsiz, kocaman dünyada huzurlu bir kuytu köşecik bulamamanın nedeni bu katırlığındır. Hep de öyle kalacaksın. Bir yanın git derken, öteki kalmanı emredecek. Beyninin içindeki bu gel-gitler seni öldürecek. Hani o uzak ve sıcak tatil beldesinde denizin karaya her vuruşunda küçücük taşları alıp içine çekmesi gibi, bu gel-gitler de her seferinde içini yavaş yavaş oyacak. Boşluk giderek büyüyecek. Boşlukla birlikte sırtındaki yükler de ağırlaşacak. Ama taşıyacaksın. İçindeki son taş da denize karışana dek taşımak zorundasın. Ne geleceksin ne gideceksin. Asla birine ya da bir yere ait olmayacaksın. İlk gençlik dönemlerinde ısrarla ve şiddetle reddettiğin aitlik duygusuna ne kadar muhtaçsın şimdi. Evet, senin için doğru sözcük bu: muhtaç.

Herşey ne kadar da sabit. Dünyanın dönüş hızı bile sabit değil mi? Ya daha hızlı veya daha yavaş dönseydi? Ve sen de öyle sabitsin. Takılıp kalmış, ayağından zincirlenmiş gibi, iyice kök salmış da biri koparana ya da kendi kendine kuruyana kadar öylece kalacakmış gibi.

Herşeyi tek başına yüklenme hatasına düştüğün için kendinden özür dilemelisin. Kendine çok haksızlık ettin ve bunun hesabını bir türlü veremiyorsun. İçinde yaşadığın bu biraz paranoya, biraz panik-atak, biraz da şizofreni ortamından çıkamamanın nedeni de bu olsa gerek. Bunlarla besleniyorsun. Dolayısıyla hiç gitmemelerini de isteyebilirsin ama bir düşün... Sıkılmadın mı artık? Sokakta eskisi gibi yürümeyi özledin. Hiçbir tarihi ayrıntıyı kaçırmadan, yönünü kaybettiğinde endişelenmeden, yakışıklı erkekleri asla atlamadan, sonsuz olasılıkların hesabını yapmaya çalışarak, sonra suratına anlamsız bir gülümseme takıp bunu da gözlerinin rengine uydurarak (yani değişken) yürümeyi özledin.

Thursday, May 11, 2006

şah desen kul desen, beyhudedir beyhude

kendime dandik bir kasetçalar aldığımdan beri, yıllardır dinlemediğim kasetleri dinliyorum. ne çok özlemişim bunları. CD çıktı çıkalı unuttuk kasetleri. dinlediklerim arasından CD'si alınacakları da seçiyorum. bunlardan bir tanesi de hümeyra'nın "beyhude" albümü. tarihi hatırlamıyorum ama 1990'ların başları olmalı. yıllar sonra çıkıp gelen hümeyra... çocukluktan hatırladığım o ses sanki daha da güzelleşmiş. sözler, müzikler, hepsi bir harika. ve teşekkür yazısında okuduğunuz o yalnız, mutsuz kadını şarkıların sözlerinde daha da iyi görüyorsunuz. melankolik zamanlarda ve bir şişe şarap eşliğinde şiddetle önerilir. ne acı bu kadının artık avrupa yakası'nda kalması...
seçmeceler:

şah desen kul desen
beyhudedir beyhude
bu dünyanın işleri
beyhudedir beyhude
dünya yalan dünyadır
üstü altı rüyadır
özü aslı hayatın
aşka olan yolundur
çul desen altın desen
beyhudedir beyhude
yok desen tamam desen
beyhudedir beyhude

****

hangi mevsim karşılar beni
hangi güneş üşütmez bedenimi
aşk geri verir mi gençliğimi
sevebilir misin acıtmadan beni
yağmuru dinlermiş gibi dinle
geçmişim birkaç resim ve cam kırıkları
gel dokun usulca incitme sen beni
yıllarca çok incittim kendimi
korkma de, kandır beni gerekirse
sevdim ben de, ama sakın incitme

****

görüyor musunuz denizin gerisinde
kumsaldan hayli uzakta bir ev var
tek pencereli bir ev
içerde bir iskemle
üzerinde gençliğim
bir yatak, bir yorgan, bir kırık masa
bir ip sallanır boynumda
odama sımsıcak iklimlerle geldiniz
gözleriniz kararlıysa sevmeye sevilmeye
bu gece sabah dek ipi siz çekeceksiniz
sımsıcak deniz
gidemediklerimiz

****

ben senin çizdiğin gemileri sevdim
yeşil erik yiyişini
yağmurda ıslanmaktan keyif aldım
güneş batımında sana güvenmeyi
ben senin anlattıklarını sevdim
dans eder gibi yürümeni
şımarmayı sevinmeyi öğrendim
sabahları güleryüzle uyanmayı
şimdi dizlerim çözülüyor akşamüstleri
o saatler büküyor belimi
gündüzü görmüşüm sende sevgilim
bana bıraktığın geceyi neyleyim

Tuesday, May 09, 2006

fairground attraction

i've always liked the band and especially the song below. i don't know why but i've been remembering and singing it quite often these days. just wanted to share.

fairground attraction yıllardır çok sevdiğim bir grup fakat bu aralar özellikle bu şarkıya takılmış durumdayım. neden bilmem. remembering-forgetting meselesinden olabilir mi acaba? neyse, sonuçta hepimiz aynı panayırda yaşamıyor muyuz?

children with candyfloss
and prizes of goldfish
young men kill tin ducks
in sharp shooter poses
the laughter of the lovers
on the rickety stairs
the rumble of the diesel
and the sounds of the fair

an old gypsy lady
in soft Spanish whispers
took my hands in hers
and told me their secrets
“your heart is a fire
and his love is an ember
you must forget
what you’ll always remember”

superstitious nonsense
just a fairground attraction
I walked through the neons
in search of distraction
but the tears in my eyes
knew the truth in my heart
she’d only confirmed
what I knew at the start

Saturday, May 06, 2006

buradayım, benim, benimleyim

bunaldım, yoruldum, kendime izin alma izni verdim. bugün çalışıyorum ama yarın çalışmayacağım, öbür gün de ve öbür gün de... şimdi bunu bilmek çok güzel geliyor.

hiçbir intikamın peşinde değilim. intikam almamı gerektiren bir durum yok. bu yüzden "en güzel intikam iyi yaşamaktır" demedim hiç. her şey olması gerektiği gibi oldu ve olacak. aklımın ermediği sularda yüzmeyeceğim ben çünkü işim bu değil. anlamaya çalışıyorum. sadece "bilmek" ve "olmak" için. gücümün sınırını bilerek, bana verileni kullanarak.

what i have is right here before my eyes. then why do i try to look further? i cannot build the future nor can i foresee what is to happen. this evil idea of past and future prevents us from thinking about where we are now. where do i stand? who cares if this wasn't what i had planned? and what's the use? i am here with arms wide open to the "now". what i have brought from the past so far was nothing but a useless burden. "now" will soon become "yesterday" and i do not want to be standing in the middle of yesterdays.

emirgan beni bekliyor. ne zamandır çağırıyordu, bir türlü gidemedim. sonra tahtakale, beyoğlu, tünel, mısır çarşısı, belki beylerbeyi, sultanahmet, cankurtaran. hepsini 3 güne sığdıramaz mıyım? belki de... olsun. "şimdi" aşkına şimdi.

ve acizliğimin/gücümün bir göstergesi olarak paylaşayım:

if it be your will
that i speak no more
and my voice be still
as it was before
i will speak no more
i shall abide until
i am spoken for
if it be your will

if it be your will
that a voice be true
from this broken hill
i will sing to you
from this broken hill
all your praises they shall ring
if it be your will
to let me sing

if it be your will
if there is a choice
let the rivers fill
let the hills rejoice
let your mercy spill
on all these burning hearts in hell
if it be your will
to make us well

and draw us near
and bind us tight
all your children here
in their rags of light
in our rags of light
all dressed to kill
and end this night
if it be your will

LC

hi, this is ayse/merhaba, ben ayşe. You can call me JoA, matruska, thyself thy foe, pascha or whatever/JoA da diyebilirsiniz tabii ki. matruska da, thyself thy foe da, pascha da. ve benim unuttuklarım varsa, herhangi biri olabilir. hi, this is ayse/merhaba, ben ayşe. nobody's mother, child, sister, friend, teacher, boss, employee, lover, ex-lover or ex-wife/hiç kimsenin annesi, çocuğu, kardeşi, dostu, öğretmeni, patronu, işçisi, sevgilisi, eski sevgilisi ya da eski karısı olmayan ayşe. i'm here/buradayım. not to make myself heard, simply to hear my own voice/kendimi size duyurmak için değil, kendi sesimi duymak için buradayım. in this land of mirrors, i'm here to listen and re-listen to myself in my own words and in reflections/bu ayna misali yerde, dönüp dolaşıp kendimi kendimden ve yansımalardan dinlemek için. my lips are sealed, i'm only listening to my inner self/dudaklarımı ameliyat ipliğiyle diktim, kendimi dinliyorum. there must be some nice music inside, the intro sounds fine/güzel bir müzik olmalı, introsu iyi gibi...

sağlıcakla...