Wednesday, March 29, 2006

aldım - verdim - ben seni yendim

itiraf.com'da okudum ve çok güldüm. kız istemeye gideceklerin ya da "isteneceklerin" dikkatine:)) her kuşun eti yenmez ya da herkesin eli öpülmez!!!


"Hafta sonu erkek arkadaşım, ailesi ve beş yaşındaki yeğeni beni istemeye geldiler. O kadar heyecanlanmışım ki el öpme sırasında ufaklığın da eline sarılıverdim! Çok utandım!"

bir de bu var:

Beş yaşındaki kuzenimin yemek biraz gecikince gösterdiği tepki: "Çabuk olsanıza ya, turp gibi acıktım!"

Tuesday, March 28, 2006

gece-gündüz

aslında tam olarak ne yazacağımı bilmiyorum. sadece bugün, şu anda, tam da bu noktada sadece yazmak istiyorum. kafamdaki düşünceler, birkaç haftalık bir bebeğin ultrason görüntüsüne benziyor. net olarak görülebilen tek şey bir nokta. o noktayı biliyorum ama hayır, yazmak istediğim o değil. noktanın çevresindeki bulanık görüntüleri yazmak istiyorum galiba. ultrasonda sadece doktorların anladığı o görüntüler. kafamdaki bulanık görüntüleri kim anlar, ben bile anlamadıktan sonra? acaba benim işim de bu mu olmalı? kendi aklımın oyunlarına uymadan, onları anlamaya çalışmak. ya da çok kurcalamamalı mı? bildiğim şu: gözleri okuduğunuz zaman çok şey görüyorsunuz. bu doğaüstü bir yetenek filan değil. sadece bakmayı öğreniyorsunuz, baktığınızda resmin arkasında kalanları görmek üzere eğitiyorsunuz kendinizi. günlük hayatınızda ne kadar avare, bol kahkahalı, çalışkan, gamlı baykuş kıvamında mutsuz ya da sorumluluk sahibi olursanız olun, bunu öğrendiğiniz zaman sizi başkalarından ayıran bir şey oluyor. karşınıza sizin gibi göz okuyan biri çıktığında tereddüt ediyorsunuz. çünkü her zaman siz yakalayamazsınız, bazen de yakalanırsınız. işte o zaman gülüşlerin arkasında saklamaya çalıştıklarınızın bir kısmı enselenir. enselenmek o kadar da kötü bir şey değildir. seçiminizi yaparsınız: deşifre olmak istemiyorsanız gidersiniz. "yok, bu kadardan bir şey olmaz" diyorsanız kalırsınız.
shrek'teki prenses ne diyordu? "gece başka, gündüz başka." gecesi gündüzü aynı olanların şerefine:

ayna gibi bir dönem içinden geçmeye korktuğun
şimdi. burada. hiç kimse yok. kendinden korkuyor
musun. bırak tut elinden, bileğinden kavra
kimin ama kimin diye bir ses
yankılanır gözyaşı vadilerinde!
bir kömür madeni düşün bir köşesinde bir ayna
karaltıların arasında parıldayan bir cisim
daha uzak hiçbir şey olamaz sana - bir ayna.

Lale Müldür

Wednesday, March 22, 2006

words - not more than words, simply words

years ago, when i wanted to write something, i used to take pen and paper immediately and write it all down. i knew it was "the moment". i had no time to lose, i had to write. i had to write simply to throw them all away years later or to lose the ones that were left behind. such loss is inevitable while moving from house to house, from city to city, from heart to heart. and i am no longer sorry for any of them. they won't mean a thing to me now.

but today it is much more difficult to write. there are no more of those "moments". now there are letters and words flying in the air. with the speed of light they fly. some are tied together like DNA spirals, some just hang in the mid-air, they do not let any other letters or words fly near, some are selfish, some are fertile, some fragile, some cheerful, some sad, some are rare like J, some common like A. that's why it is more difficult. "the moment" does not come. i try to collect the words and letters. i reach towards the air and try to pick. sometimes i take the wrong one then let it go. i try again and again and again.

honestly, this is more rewarding...

how ordinary i have become to myself. how have i forgotten that beautiful feeling of regretting. regret that keeps torturing you like the sound of a piece of chalk on the blackboard but then reaches a settlement, when you say "all right, now i understand". is everything so "normal" now?

i think i need to be alone for a while. not the loneliness that i mentioned yesterday. such loneliness does not exist. neither in life nor in death. what i mean is being alone. no jobs, no friends, no family, even no son. the physical loneliness that a person can ever experience. being released from even daily talks. is it a dream? i don't know. one should try.

sağlıcakla...

sözcükler

eskiden bir şeyler yazmak istediğim zaman, alırdım elime kağıt-kalemi, dökülürdü sözcükler. o anın geldiğini anlardım. vakit kaybetmeden yazmalı, yazmalı, yazmalıydı. aradan yıllar geçince hepsini yırtıp atmak, atmadıklarımı da kaybetmek üzere. evden eve, ilden ile, kalpten kalbe taşınmalarda kaçınılmaz sonuç bu kayıplar. ve hiçbirisi için üzülmüyorum artık. şimdi okusam anlamlı gelmeyecek çünkü.

ama bugün yazmak çok daha zor. artık o "an"lar yok. artık harfler ve sözcükler var havada uçuşan. sonsuz bir hızda, kimisi DNA sarmalları gibi birbirine dolanmış, kimisi boşlukta öylesinde süzülüyor, üstelik yanına başka hiçbir harfi ya da sözcüğü yaklaştırmıyor, kimisi bencil, kimisi doğurgan, kimisi alıngan, kimisi coşkulu, kimisi hüzünlü, kimisi J kadar nadir, kimisi A kadar sıradan. öylece uçuşuyorlar. işte bu yüzden çok daha zor. "an" gelmiyor, ben toplamaya çalışıyorum. uzatıyorum ellerimi havaya, yakalamak için çabalıyorum. bazen yanlış olanı alıyorum, olmuyor havaya geri atıyorum, tekrar deniyorum, tekrar tekrar tekrar.

aslında daha keyifli böylesi...

ne kadar sıradanlaşmışım kendime. ne kadar unutmuşum o güzel pişmanlığı, insanı tahtadaki tebeşir sesi gibi rahatsız edip duran ama sonunda çözülen ve çözüldüğünde "tamam artık, anladım" dedirten pişmanlık. artık her şey "normal"mi?

galiba yalnızlığa ihtiyacım var. dün anlattığım anlamda yalnızlık değil sözünü ettiğim. öyle bir yalnızlık ne hayatta var ne ölümde. benim bahsettiğim tek başına kalmak. işsiz güçsüz, dostsuz, ailesiz, hatta, evet hatta oğulsuz. bir insan fiziksel olarak ne kadar yalnız kalabiliyorsa o kadar yalnız kalmak. gündelik konuşmalar bile yapmak zorunda olmamak. hayal mi? bilmem. denemek lazım.

sağlıcakla...

Tuesday, March 21, 2006

MR, yani magnetic remembrance ya da manyetik ortamda anımsama

uzun süredir aklımda "nerede, ne zaman, nasıl" sorularıyla dolaşıyordum. 5n1k oynamıyorum, hayır. o oyunu işte zaten her gün defalarca oynuyorum. aklımda "kim" ya da "neden" soruları yoktu. "kim" olacak, bendim! üstelik "neden"e ihtiyaç yoktu. all i wondered was "where, when, how". i still wonder. but i have a clue now.

if you're scared of narrow spaces and therefore of MR machine, what will you do when you're asked for an MR scan? gergindim, ne yapacağımı bilmiyordum. hem makineye girmekten, hem de dayanamayıp çekimi durdurmaktan, sonra filmi başa sarmaktan korkuyordum. daha makineye girmeden gözlerimi kapatmaya ve sonuna kadar açmamaya karar verdim. iğnenin yapıldığını görmemek için başını diğer yana çeviren bir çocuk gibi. ki o çocukların gözlerinde korkunun en saf hali vardır.

kararımı uyguladım. makinanın çıkardığı sesler kafamda yankılanırken (yani nerede ve ne zaman) birdenbire (yani nasıl) aklıma geldi: yalnız değildim. hiçbir zaman olmamıştım ve hiçbir zaman da olmayacaktım. bunu bilmek ne güzeldi Allahım. so i decided to call the machine "magnetic remembrance". it helped me remember that i was not alone. i had never been alone nor would i ever be in the future. what a beautiful knowledge! i may seem to lose it from time to time. because it takes feelings and information some time to find their roots. but the remembrance comes in a second.

as a very special man said: there's nothing that cannot be undone through changed solutions. may we all be blessed with the wisdom to find changed solutions.

Wednesday, March 15, 2006

how to speak poetry

ben bu blog işine fena sardım galiba. since i feel i'm not good at writing poems, i decided to share other people's poems with you. maybe you'd like to take a quick look at the "how to speak poetry" link on the side bar.

isteyen buyursun...

Saturday, March 11, 2006

yes

can you wipe away the dirt? is there no "no"s but only "yes" in this life? where does love take us? can anything be separated from love? is life separated from love?

kirler yok olur mu? yoksa ne kadar silerseniz silin aslında kaybolmaz mı? yaşamda "hayır" yok mudur? aslında her şey "evet" midir? öyle mi olmalıdır? aşk insanı nereye götürür? suya götürüp susuz mu getirir? aşk seksten, siyasetten, günlük alışkanlıklardan, kaçışlardan, kovalayışlardan, savaştan, ölümden ayrı tutulabilir mi? yaşam aşktan başka bir şey midir?

Sally Potter'ın "Yes" filmini seyretmenizi öneririm.

"YES is the story of a passionate love affair between an American woman (Joan Allen) and a Middle-Eastern man (Simon Abkarian) in which they confront some of the greatest conflicts of our generation - religious, political and sexual.

Sam Neill plays the betrayed and betraying politician husband, Sheila Hancock the beloved aunt and Shirley Henderson the philosophical cleaner who witnesses the trail of dirt and heartbreak the lovers leave behind them, as they embark on a journey that takes them from London and Belfast to Beirut and Havana."
www.yesthemovie.com

Sunday, March 05, 2006

Vata-Pitta! That's me galiba!

Time for a change sanirim. i feel like some things are surrounding me while some are leaving. let's hope it's all for good. change is good indeed. degismek... ama herakleitos'un dedigi gibi dogal akis icindeki surekli degisimi kastetmiyorum. surekli olanin icinde olan ama aslinda onun suregiden ozelliklerinden farkli oldugu besbelli olan bir degisim. ne cok "olmak" lafi gecti degil mi bir cumlede? ama aslında yasamimizin ozeti de bu olabilir mi? "olmak". simply "to be". and to be aware of it. oruc aruoba'nin bir kitabinin adiydi "olan". hatta o kitapta soyle der:

orada misin -
pirildadigin yerde?
burada misin -
dusunuldugun yerde?

yeni kesiflerin esigindeyim sanki. there's so much waiting to be discovered. or maybe it's not discovery, it's just remembering. not a journey to the past. i like the idea of past and history, evet. and probably i'm not good at consciously transforming the knowledge of the past into the present time. but i don't want any more journeys. i want to change the things that take me there. degistirmeliyim... degisim sadece benim icimde degil, esyalarima kadar her seyde olmali belki de.

peki vata-pitta ne? i've started reading a book on ayurveda. there is a test in the book to find out what your "dosha" is. life energy yani. there are three of them vata, pitta and kapha. each represents a different focus and is located in different parts of the body. the book says everybody has three of these doshas but usually one is dominant. sometimes you have two dominant doshas. and rarely three of them. it seems mine is vata-pitta. yani i'm active, talkative, slender (which is obviously untrue!), friendly, talented for intellectual activities, resilient to cold (another untrue point), and energetic. bilmem artik. obviously they change from person to person. madem ki 3 doshamiz var, herkeste farkli kombinasyonlar olabilir sanirim. eger doshalarinizin normal dengesi degisirse -ki ozellikle cevresel etkiler sonucunda degisiyor- o zaman fiziksel ve ruhsal sorunlar basliyor.

simdilik sadece zan uzerine yaziyorum cunku daha cok yeni basladim bunlari okumaya. but there are two things that interested me the most: Birincisi tasavvufta da gordugumuz "birlik" durumu. ayurveda ogretisine gore de hersey "bir". kozmos'ta olan hersey birbiriyle baglantili cunku ayni gucun, ayni yaraticinin parcalari. ve bunlarin birinde bile bir sorun olursa tum evren bundan az ya da cok etkileniyor. yani everything is connected as a dear friend says:) digeri ise dusunce yapinizi olumluya yonelterek yaydiginiz pozitif enerjiyle cevrenizdeki enerjiyi de pozitife cevirme olasiligi. i know i'm not saying anything new for many of you. i simply hope to receive some more positive energy;-)

i'm just trying to learn. and help would be very much appreciated:))))

Friday, March 03, 2006

yüzünü dökme küçük kız




az önce cd'lerin arasında elime geçti bülent ortaçgil şarkıları. neredeyse unutacakmışım. galiba R.'ın blogundaki ortaçgil yazısından çağrışım yaptı. benimle oynar mısın, normal, bu iş zor yonca (yıllar önce boğaziçi'nde caz kulübünün eski bir üyesinin sesinden dinlemiştim, hala unutamam o sesi, murat sen de hatırlarsın sanırım), hele hele değirmenler... üstüne bir de sezen'in sesinden dinledim şunu:

"yüzünü dökme küçük kız
bırak üzülmeyi
yalnız sen misin bir düşün
unutan sevilmeyi

her siyahın bir beyazı
gecelerin gündüzü de vardır

yüzünü dökme küçük kız
kızma onlara
yalnız sen misin bir düşün
zincir oranda buranda
her tutsağın bir kaçışı
uykunun uyanışı da vardır

yüzünü dökme küçük kız
yaşamın anlamını bul
sonra dinle kendini
yolunu bil

her siyahın bir beyazı
gecelerin gündüzü de vardır"

siz de hatırlayın, dinleyin derim. gerekirse ısrarcı da olurum:))

hatta resimdeki canımın içi yeğenime, irem'ime derim ki yüzünü hiç dökme kızzzzz. ola ki dökersen de biz buradayız her zaman.

Thursday, March 02, 2006

bi dakkkkkkkkkaaaaaaaaaaaa!!!!1

geri aliyorum arkadaslar. bundan onceki yazimda yazdiklarimi, evin huzurunu filan, herseyi geri aliyorum. evden calismakmis, home-office'mis cartmis curtmus. hicbir sey degismiyor. simdi bu durumda canim gavurlar so what diyor. aynen ben de oyle diyecegim. so what???

kendimi neden kandiriyorum ki? ben esssssekkkk gibi calisiyorum. esssekk gibi calistigim icin de semer vuran cooook oluyor. o zaman daha cok calisalim, daha hizli calisalim, yastiga kafamizi koyarken yariyolda kicimizda pireler ucusacak hale gelene kadar calisalimmmmmm. e benim kabahatim. oh olsun bana.

"e dursana be kardesim" mi diyorsunuz? haklisiniz. buyurun siz durun, ben size mani olmayayim. ben de farkindayim olanlarin. ama olmuyorrrrr. var birkac yolu aslinda da, henuz yemiyor. onun icin boyle soylenip duruyorum iste...

evcil kedi

gectigimiz cuma'dan beri evden calisiyorum. ofiste tadilat var cunku. i've always said that you work harder in a home-office system. you really do. normally i start working at 8.30-9.00. but now that i am home, i start checking my mails at 7.30! and work better during the day. niye? cunku calisirken sigara icebiliyorum. the result is some pain in the back ama yine de ozlemisim galiba. ustelik yoruldugumda masanin basindan kalkip biraz kitap okuyabiliyor ya da yemek yapabiliyorum. the most important difference is this: my son is so happy to see me home when he comes back from the kindergarten. besides the dinner is ready! these are quite practical advantages, i must admit. now that i'm focused on the idea of staying at home, i think i need a long break! meooowwwww