eskiden bir şeyler yazmak istediğim zaman, alırdım elime kağıt-kalemi, dökülürdü sözcükler. o anın geldiğini anlardım. vakit kaybetmeden yazmalı, yazmalı, yazmalıydı. aradan yıllar geçince hepsini yırtıp atmak, atmadıklarımı da kaybetmek üzere. evden eve, ilden ile, kalpten kalbe taşınmalarda kaçınılmaz sonuç bu kayıplar. ve hiçbirisi için üzülmüyorum artık. şimdi okusam anlamlı gelmeyecek çünkü.
ama bugün yazmak çok daha zor. artık o "an"lar yok. artık harfler ve sözcükler var havada uçuşan. sonsuz bir hızda, kimisi DNA sarmalları gibi birbirine dolanmış, kimisi boşlukta öylesinde süzülüyor, üstelik yanına başka hiçbir harfi ya da sözcüğü yaklaştırmıyor, kimisi bencil, kimisi doğurgan, kimisi alıngan, kimisi coşkulu, kimisi hüzünlü, kimisi J kadar nadir, kimisi A kadar sıradan. öylece uçuşuyorlar. işte bu yüzden çok daha zor. "an" gelmiyor, ben toplamaya çalışıyorum. uzatıyorum ellerimi havaya, yakalamak için çabalıyorum. bazen yanlış olanı alıyorum, olmuyor havaya geri atıyorum, tekrar deniyorum, tekrar tekrar tekrar.
aslında daha keyifli böylesi...
ne kadar sıradanlaşmışım kendime. ne kadar unutmuşum o güzel pişmanlığı, insanı tahtadaki tebeşir sesi gibi rahatsız edip duran ama sonunda çözülen ve çözüldüğünde "tamam artık, anladım" dedirten pişmanlık. artık her şey "normal"mi?
galiba yalnızlığa ihtiyacım var. dün anlattığım anlamda yalnızlık değil sözünü ettiğim. öyle bir yalnızlık ne hayatta var ne ölümde. benim bahsettiğim tek başına kalmak. işsiz güçsüz, dostsuz, ailesiz, hatta, evet hatta oğulsuz. bir insan fiziksel olarak ne kadar yalnız kalabiliyorsa o kadar yalnız kalmak. gündelik konuşmalar bile yapmak zorunda olmamak. hayal mi? bilmem. denemek lazım.
sağlıcakla...