Friday, April 28, 2006

2 kişi ağlarsa dünya sarsılır mı?

çocuğunuzun yuvada 23 nisan gösterisi varsa ve siz iş-güç yüzünden katılamayabileceğinizi bildiğiniz için ona geleceğinize dair bir söz vermemişseniz, buna rağmen çocuğunuz gözleri kapıda sizi beklemişse, hatta ağlamışsa, çocuk aklıyla kendini verilmemiş bir söze inandırıp "hayır, annem gelecekti, annem bana söz vermişti, o verdiği sözü tutar" demişse, buna rağmen o salak anne kapıda görünmemişse...

siz bunu çocuğunuzun öğretmeninden duyunca ne yaparsınız? ben önce zamanı geri almak istedim. olmayacağını fark edince oturup ağladım. kimseyi suçlayamam, benim hatamdı. bağlasanız durmamam gerekiyordu. işti, önemliydi, oğlumun geleceği için önemliydi vs vs vs. oysa sadece 1 saatti. 1 saat.

iki kişi ağlayınca dünya sarsılıyor, inanın buna.

Tuesday, April 25, 2006

öteki

bir süredir "ötekilik" konusu kafama takılıyordu. geçenlerde R. ile sohbet ederken şöyle bir değip geçtik konuya, yazayım dedim. hepimiz hayatımızın bir ya da birkaç döneminde "öteki" oluyoruz aslında. öteki çocuk, öteki öğrenci, öteki sevgili, hatta öteki anne/baba. we all become "the other one" in some phases of our lives. what makes us "the other" is the fact that we compare ourselves and our positions to others. neye/kime göre öteki? bunu biz belirliyoruz aslında. kendimizi kişilerle, konumlarla kıyasladığımızda hep bu "ötekilik" durumu çıkıyor. perhaps what we should do is to stop comparing and to look at things from our own perspective. kıyaslama yapmadığımız zaman "öteki" değiliz. kapladığımız alan, yaptığımız işler, sosyal konumlarımız, ailemiz, aşklarımız hep "bize göre" olursa, "ötekilik" kalmayabilir mi? bana mantıklı geliyor doğrusu. ama bunu yapabilmesi için insanın kendi değerlerini de yaratabilmiş olması gerekiyor. sağlam zemine oturmayan böyle bir "ötekilik" anlayışı, temelsiz bir kaçıştan ibaret olmaya aday çünkü.

Sunday, April 23, 2006

keep the faith

bon jovi şarkısı, evet. oldum olası da çok severim kendisini. genç kızlıktan kalma bir alışkanlık, bırakamıyorum:) ama onun da ötesinde, son günlerde yaşadığım ilginç bir deneyimin özeti belki de.

i've spent a few days thinking, asking questions to myself, trying to find the "true" answers. i've become so much used to lying to myself that it's been difficult to tell the truth. i haven't gone a long way, of course. insanın kendini sorgulaması o kadar da kolay ve kısa süreli bir şey değil tabii ki. yeni tanıştığım biri kendini bulmak için, ailesiyle yemek yediği saatler dışında üç ay boyunca çalışma odasından hiç çıkmadığını söyledi. böyle bir lüksüm yok elbette ama bir çözüm bulacağım mutlaka. as a dear friend says: "there's nothing that cannot be undone through changed solutions." kendinle derdin nedir derseniz söyleyeyim: aslında derdim farkına varmak. yoksa diğer türlü de yaşayıp gidiyordum işte. ama once you realize, you cannot choose to stay as you think you are. how do i feel now? like alice in wonderland:)

biliyorum, burası değil istediğim. bambaşka bir yer. bambaşka bir bakış, başka bir duruş. daha da önemlisi başka bir "oluş". işimiz "olmak" ise eğer, yolumuz uzun. let's keep the faith, love, and hope. her şey çok güzel olacak. di mi?

Sunday, April 16, 2006

narın nârı

yaşıyoruz... beş duyumuzun sağladığı malzemeleri kalbimizin çizdiği resimler ve aklımızın verdiği emirlerle karıştırıp; ortaya çıkanı seversek sürdürüp, sevmezsek bozup yeni baştan yapıp; bu sırada karşımıza çıkan her türlü sürprizi (raslantı olmadıklarını bilerek ve bekleyerek) selamlayıp; hayatı tutarak, yoklayarak, kavrayarak, bırakarak, geri isteyerek, çağırarak; gecikerek-geciktirerek; yola düşerek; kaybederek ve içinde kaybolarak; sorarak; güvenerek-güvenmeyerek; isteyerek-istemeden; arsızca, küstahça, inançla, umutla, bencilce... yaşıyoruz...

yine bir şeyler oluyor içimde. sözcüklere dökemediğim bir kıpırdanma, bir isyan ve de her şeye rağmen nisyan hali. adımız bizi belirliyorsa, adımın anlamının "yaşam" olmasına şaşmamalı.

nar... nar çiçeği: bir zamanlar bana verilen isim; rengini yaşamdan alan, iki arada bir derede kalmış çiçek.
nâr... inatçı bir ateş, sürekli dibindeki korlarla ve insanı yaralayıp bereleyen çalı çırpıyla beslenen.

çarşıdan aldım bir tane değil, narın nârı bin tane...

biliyorum, yolculuk zamanı aslında. bir şey yapmalı...

"o kadar çok anlattım ki
kendime kaldım anlatmaktan
bunaldım kendiyle boğuşmasını
başkalarında çözmeye çalışan insanlardan"
Murathan Mungan

Tuesday, April 11, 2006

mendil alın! kimsem yok...

üsküdar'da, vapur iskelesinin yanında 60 yaşlarında bir kadın her sabah işe gitme telaşındaki insanlara böyle sesleniyor.

mendil al oğlum! kimsem yok
mendil al kızım! kimsem yok
mendil alın! kimsem yok..............

ilk duyduğumda olduğum yerde kalakalmıştım. kadının ses tonu, istediği şey ile isteme gerekçesini bu şekilde yan yana getirişi fena çarpmıştı beni. acımış mıydım? belki de. kendisine acınmasını ister miydi? kim bilir? "kimsem yok" sözünün amacı acındırmak olabileceği gibi, basit bir durum tespiti de olabilirdi. çok mu safım? eh, ona da belki de diyeceğim. ama zordur bence böyle söylemek. yalan olsa bile zordur. "kimsem yok"

ama teyzem maasallah cayır cayır söylüyor. günlük hasılatı ne kadar bilmiyorum ama dürüst olayım, ben bir kez bile mendil almadım o teyzeden. nedenini anlamıyorum, elim gitmiyor.

ama beşiktaş iskelesinde "2 paket selpak 50 kuruş, alın yavrum, lazım olur" diyen amcadan mendil aldım. kimsesi yok muydu? bilmiyorum.

yine de kulaklarımdan o kadının sesi gitmiyor: mendil alın! kimsem yok........

yalan ya da doğru. bu itiraf karşısında şapka çıkarıyorum.

ha bu arada erkan, orhan veli kutlamasına gidemediğim için çay-simit olayına giremedim. fakat sözüm söz, kesin yapacağım. oğlumu bol bol öptüm ama:)

Wednesday, April 05, 2006

haritalar, peki...

sevgili kingsley bugün blogunda pangea'dan bahsetmiş. yani tüm kıtaların birleşik olduğu evre. bir de harita koymuş sitesine. Ona bakarken birkaç küçük sıçramayla önce Toplumsal Tarih dergisinin Mart sayısında verdiği Gelibolu haritasını düşündüm. 1915 tarihli bu harita Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Matbaası'nda basılmış. Bendeki tıpkıbasımı tabii. Her türlü militer ıvır zıvırdan nefret etmeme karşın hemen çerçeveletmeye karar verdim. Çok güzel çünkü.

Sonra kendime geldi sıra. we have our own maps, too, drawn on our bodies. Özellikle de yüzlerimizde. Çünkü yüzümüzdeki haritalar, avuç içlerinde ya da kahve fincanlarında ya da gen haritalarındakilerinin aksine, geleceğimizi değil bugünümüzü gösteriyor. maps on our faces are real. they show where we are today. i took a careful look at myself in the mirror. it's been a long time. bu kez makyaj yapmak ya da sivilce sıkmak için değil, kendimi görmek için baktım aynaya (oyunlarla yaşayanlara da bir selam göndereyim tabii. şiir cezmi ersöz'ünmüş. tamamını bulamadım ama en azından nerede arayacağımı biliyorum artık. teşekkürler). çok zaman olmuş.

hmmm, bir bakalım neler var. saçlar geriye toplanmış. i see my forehead, it is neither large nor narrow. alnım pek de zeki bir insan görüntüsü vermiyor. sıradan bir alın işte. kaşlarım fena değil. although there are some pimple spots,the area above the eyebrows look fine.

Then come the eyes. Gözler... Dönüp dolaşıp takıldığım yer. Dışarıdan bakınca hiçbir özellikleri yok: sıradan ela gözler. biraz büyükçe ama deniz'inkiler gibi değil elbet:) bir dönem bana verilen "öküz gözlü hera" sıfatını çoktan iade etmiştim zaten. Ordinary hazel eyes... but wait a second. is it some sparkle that i see in these eyes? evet, kesinlikle parlıyorlar! bu iyiye işaret. biraz daha yakından bakayım. hmm, there are some wrinkles on the sides but they're nice. evet evet, göz kenarlarındaki bu küçük kırışıklıklar da iyi. hatta çok sevdim ben onları. gülünce daha da mı artıyorlar ne? ne güzel. gözlerin altında siyah halkalar var. bu ne demek? ya çok okudum, ya geç vakte kadar güzel bir film seyrettim ya da hindi gibi düşündüm. eh, bunların hiçbiri kötü değil. e bir de genetik miras var tabii. bizim ailede gözlerinin altı mor olanlar hep biraz daha deli dolu, zıpçıktı, işinde başarılı (neye göreyse artık), okumaya meraklı tipler oluyor. daha ne olsun? i certainly like the black circles around my eyes. do i look more intelligent acaba:)

then the nose. is it called "straight"? bilmiyorum. düzgün sayılır. aaaaa, bak burnumun üst kısmında, kemiğe yakın yerde çocukluktan kalma bir iz var. unutmuştum onu ne zamandır. abimle çok keyifli bir hoplama-zıplama oyunu oynarken geçirmiştim burnumu di mi yatağın kenarına? ne çok kanamıştı:) güzel, i've got to remember this scar on my nose. it's a link to the childhood.

yanaklar tombiş tabii, söylemeye bile gerek yok, zaten oğlum bana durmadan hatırlatıyor bunu, unutmaya fırsat kalmıyor:)

normal durduğumda ağız düzgün görünüyor ama güldüğümde ya da heyecanla bir şeyler anlatırken hep sağa çekiyor. o yüzden hemen hemen her fotoğrafta yamuk çıkıyorum. öyle çarpılınca biraz ukala bir ağız mı oluyor ne? olsun ya, ağzımdan çıkanlar güzeldir ama, kulağım da duyar. sorun yok.

çene? hmm, bu zor işte. hiçbir karakteristik özelliği yok, kulaklarımın da öyle. hani orhan veli der ya "burnum, kulağım var, pek biçimli olmamakla birlikte" diye. benimkiler biçimli ama yine de o kadar işte.

oldu mu size bir surat? oldu valla. bunları niye yazdım? e, harita işte. each and every wrinkle, pimple, spot on my face says "thank God you are you! you look great in this face!" Her kırışık, her ben, her siyah halka, her sivilce izi, her bir kirpik teli dönüp bana diyor ki "iyi ki sen senmişsin yahu! biz bu surata senden başka sen düşünemezdik zaten!" Teşekkürler Tanrım!

bir de not düşmek lazım: bunu yazarken bir sürü çağrışım geldi; bir de baktım ki hepsi de kingsley'den, R.'dan, ertantra'dan, zen kaçığı'ndan, www'dan ve oyunlarlayasayanlar'dan. nothing is separate, all is connected. güzel oldu bu iş yav:)

komiğiz komikkkk

ne desem boş valla, siz okuyun.

TV gafları:

1)
Kahramanımız 'Seda SAYAN' yine bi sabah elleri belinde, programını sunuyor. O sırada bi canlı bağlantı olur ve...
Seda SAYAN:
- AAloooğğğ kiminle görüşüyoruz ?
- Ben Mustafa
- Naber lan Mustafa ? Nerden arıyosun bizi Mustafa ?
- Şişli'den.
- Ne iş yapıyon lan Mustafa?
- Belediye başkanıyım... (Mustafa SARIGÜL)

2)
İsmet Badem bir basketbol maçında seyircilerin arasına çıkar ve bir kızla röportaja başlar.

Badem: sizin gibi güzel bayanları salonlarda görmekten çok mutlu oluyorum. Basketbola bu ilgi nereden?

Kız: ben Efes kızlarından biriyim zaten.

Badem: Aaa öyle mi çıplak değilsin ya tanıyamadım.

Bu diyalogdan sonra anlatım masasında olan Murat Murathanoğlu kopmuştur ve ekranları başında izleyen milyonların söylemek istediklerine tercüman olmuştur.

Murathanoğlu: Ya İsmet bi de sana bu iş için para veriyorlar değil mi?

3)
Sokakta kurban kesen insanlarla röportaj yapan NTV muhabirinin bir vatandaşımızla yaşadığı diyalog:

-Burada sağlık açısından elverişsiz koşullarda beklettiğiniz bu etleri
yemeyi düşünüyor musunuz?

-Yok, bacım, eşe dosta dağıtacağız

4)
Mustafa Denizli'nin ATV de bizim stadyumu sunduğu dönemdeki hakemliği yeni bırakan Erman Toroğlu'nu anons ederken "tartışmasız Türkiye'nin en büyük düdüğü" demesi Erman Toroğlu'nun afallaması.

5)
Bir Cevizkabuğu programı, konuk Zekeriya Beyaz

ZB: Şimdi, sayın cevizkabuğu...

HC: Cevizoğlu efendim.

6)
Arena'da Uğur Dündar'ın fırın sahibine "bakın beyefendi tavanı yok buranın, pislik götürüyor burayı, bu böcekler nereden geliyor peki temizse?" diye sorduğunda "bu böcek nerden geliyor biliyor musunuz Uğur Bey siz
eğitimli insanlarsınız bu böcek ülkemize ilk kez Afrika'dan muzun içinde geldi" diye cevap verdiği an.

7)
Reha Muhtar: kaza nasıl oldu anlatır mısınız?

Mağdur (kaza sonrası yatakta yatmaktadır ) : kamyon karşı yoldan bizim taraf geçti ve kafadan çarptı.

RM: Peki o sırada ne düşündünüz?

Mağdur: Valla pek bir şey düşünemedik Reha Bey.

RM: Anlıyorum ama o sırada düşündüğünüz ilk şey neydi?

Mağdur: Bir şey düşünemedik, zaten çok kısa sürede oldu.

RM: yani efendim, o orta şeridi aşıp üstünüze gelirken, aklınıza ne geldi?

Mağdur: Hatırlamıyorum.

RM: Peki efendim.

8)
Acun firarda programında, Acun'un yurtdışında bir barda önüne gelen kıza sarkıntılık yapıp yılışan bir tipi gösterip, "görüyorsunuz sayın seyirciler magandalık sadece Türklere özgü değil, Avrupa'da da magandalar var" demesi, ardından o kişinin gelip, "abi nasılsın? Ben de türküm" demesi.

9)
Satanist hikâyelerin revaçta olduğu günlerde, abuk TV programlarının birinde, İzmir de satanist olduğunu iddia eden bir arkadaşla, röportaj yapan muhabir arasındaki diyalog:

Muhabir- peki siz gerçekten bakire kızları mı kurban ediyor sununuz?

Satanist- yok be abi, İzmir de bakire kız ne arar

Tuesday, April 04, 2006

Orhan Veli çay ve simit ile anılacak

ben oglumu alıp gitmeyi planlıyorum. gelen var mıııııı?

"Şair Orhan Veli Kanık, Beykoz'daki evinin önünde şiir ve müzik dinletisi ile anılacak. Programı izlemeye gelen ziyaretçilere şairin simit ve çay tutkusu nedeniyle çay ve simit dağıtılacak.

Beykoz Yalıköy Mahallesi İshakağa Yokuşu'ndaki evde 13 Nisan 1914'te dünyaya gelen Orhan Veli Kanık'ın, 92. doğum yıldönümü nedeniyle Beykoz Belediyesi'nce anma etkinliği düzenlendi. Şairin çocukluk yıllarını geçirdiği evinin önünde bulunan ve şiir yazmak için sık sık geldiği Yalıköy Parkı'nda 11 Nisan Salı günü saat 19.30'da gerçekleştirilecek etkinlikte, sanatçının şiirleri okunacak ve bestelenmiş eserleri Anatolia Müzik Grubu'nca seslendirilecek."

Monday, April 03, 2006

anneyle sanal sohbet

Korkuyorum anne. Hayattan ölesiye korkuyorum ama bir o kadar da seviyorum onu. Bu nasıl bir aşk anlamıyorum. Yatağa yattığım zaman önce nasıl bir hayat arsızı olduğumu düşünüyorum ve mutlu oluyorum. Hep daha fazlasını almak istiyorum ondan. Bonkör olsun istiyorum, naz yapmasın bana istiyorum. Yanıma yaklaşsın, uzaktan bakmasın. Sonra aklıma ne kadar nankör olabileceği geliyor. Hayat kime tüm istediklerini verdi ki bana versin anne? Benim ne ayrıcalığım olabilir ki diğer insanlardan? Ya beni yarı yolda bırakırsa? Ya günün birinde “Sen beni çok fazla istiyorsun, ben bu kadar baskıya gelemem, elinde ne varsa onunla yetin” derse?

Sunday, April 02, 2006

isabelle eberhardt

"İçinde yaşadığımız modern toplumda 'evi ya da bilinen bir ikametgahı' olmayan göçebenin, serserinin paryadan farkı yoktur. Bir eve, bir aileye, mülke ya da genel bir işleve sahip olmak varoluşun vazgeçilmez araçları. Bütün bunlar bu toplumsal makinede kayda değer bir dişli olmak demek. Bu tür şeyler insanların büyük bir çoğunluğu için gerekli ve vazgeçilmez gibi görünüyor; hatta kendilerini toplumun en özgür bireyleri olarak gören entelektüeller için bile. Oysa bütün bunlar benim için köleliğin çeşitli formlarından öte bir anlam taşımıyor. Çünkü bizi benzerlerimizle öngörülebilir ve önceden düzenlenmiş bir bağa hapsediyorlar."
Isabelle Eberhardt

Cenevre'de başlayıp Cezayir'de sonlanan sadece 27 yıllık bir hayat. Gayrimeşru bir kız çocuğu... Osmanlı diplomatı Reşit Ahmet Bey'in karısı... Afrika gezgini... Boşanmış bir kadın... Marsilya, Sardunya, Cenova, Paris... Yeniden Cezayir ve bir Cezayirli ile evlilik... Kadiri tarikatına giriş... 'Modern' toplumdan çıkıp Afrika çöllerinde ve vahalarında, Arap erkeği kıyafetleri içinde, sömürgeci Fransızlara karşı tam bir Arap gibi mücadeleyle geçen, bir sel baskınıyla sona eren bir öykü.

"Isabelle Eberhardt'ın asıl işi serserilikti. Serseri olmak için gereken her türlü yoksunluğa sahipti: Parasızdı, babasızdı ve vatansızdı. Asıl etkileyici olan, serseriliği bir kendinden vazgeçiş değil, bir tür 'kendini inşa' biçimi olarak yaşamasıydı. Afrika'daki yolculuğu nereye ait olduğunu kendisi de bilmeyen bir çocuğun kendisine bir ev bulma telaşını taşıyordu. Belki de bu yüzden yaptığı iş cesaretten fazlasını gerektiriyordu. ... Ancak serseri olmak Isabelle'in zamanında olduğundan bile zor. Çünkü artık hiçbir yerde insanı kendi sınırlarını aşmaya ya da sınırın öte yanında varolmayı denemeye ikna edecek kadar gerçek bir çöl yok."

Ruhlarımızdaki bu "arama-kurtarma" çalışmasına karşı duyarlı olmak zor iş. anlamak (ya da anlamaya çalışmak) ama dişlilerden kurtulacak kadar dişli olamamak zor. ikili oynamak bu. bir tür kandırmaca. uygulama ile düşüncenin çatışması. cesaret ile bağlılığın kavgası. hayal ile gerçeğin dalaşı. bırakabildiklerin ile bırakamadıklarının bilançosu: yokkadın!

daha fazlasını okumak isteyenler, başlıktaki link'e tıklasın lütfen.